Vahdet Bey’le Aşure

0
305
Hava soğuk ama kar çok az. Susuzluk tehlikesi gündemde. Dünya, küresel ısınmayı konuşuyor. Şehre kapanıp kalmaktan sıkılmışım. Uzaklaşsam nereye gideceğim?.. İyisi mi bir dost gönülle muhabbet. Vahdet Beyi arasam mı?
Dükkana telefon açıyorum. Çırak; “ Şimdilerde dağ evine çekildi. Aşureden sonra döner ” diyor. Allah Allah, dağ evi de nereden çıktı?.. Bilirdik zaman zaman uzlete çekilir ama kış günü dağ evi, hani yaz olsa, diyeceğim yayla keyfi… Tuhaf, ne zaman ne yapacağı belli olmaz ki… Çıraktan aldığım numarayı çeviriyorum.
Vahdet Bey o heybetli sesiyle karşımda:
– Baba, ne iş, kış ortası dağ?..
– Küçüklerin büyükleri hesaba çekmesi yeni mi âdet oldu?..
Aman kızdırmayayım. Haklı. Sorgular gibi konuşulmaz. Toparlanıyor ve usul- edep dairesinde konuşuyorum. Muharremin ilk 10 gününü oruçla ve de zikirle geçirmek için Bolu Dağına sırtını yaslayan köylerden birinde, akrabalarının yanına gitmiş. Yakında dönecekmiş.
Şimdi yanında olmaya nasıl can atıyorum bir bilseniz. Telefon sohbetimizin ortasında kalbimi okuyor:
– Yol durumu seni korkutmazsa çık gel istersen, dağ havası koklarsın.
– Şeyyy, nasıl desem, tabii canım istiyor ama seni rahatsız etmiş olmayayım.
– Rahatsız edecek olsan çağırır mıyım? Hala öğrenemedin; büyükler  “ istersen, dilersen” dediğinde emirdir çocuğum!.. Ne zaman kavrayacaksın?!..
Çok şükür ilk fırçamı aldım. Doğru söylüyor. Davet büyükten gelmişse, üstelik nezaket gösterip dilersen demişse, koşup gitmek lazım.
Yol durumu nasıldır?.. Sis, yağmur, buzlanma? Tedirginlikler kemiriyor zihnimi. O an kuantumla ilgilenen bir dostun sözleri çınlıyor kulaklarımda: Evren; bakışın biçimini alan boşluk! Görüntü olumsuz da olsa olumlu bak, göreceksin her şey düzelecek!
Ya Allah, deyip fırlıyorum yerimden. Bismillah, yola çıkıyorum. Şartlar ne olursa olsun maksat gayeye varmaksa, teferruatı takıntı etmeye hiç gerek yok. 
Hava pek iyi değil ama mesafe aldıkça kolaylaştığını hissedebiliyorum. 3 saate yakın süren yolculuk sonunda Bolu Dağına tırmanıyorum. Kışın güzelliğini burada seyredeceksin. Karla örtülen evler, beyaza bürünen çam ağaçları ve sisli zirveler…
İkindi namazında Bolu Dağı yamacındaki bir türbede buluşmak üzere sözleştik. Abant sapağının simetrisinde yer alan yoldan yukarı tırmanıyorum. Çam, gürgen, sedir ve meşe ağaçlarının ortasına saklanmış bir mekan burası. Hani tabela olmasa burada eski bir tekke ve büyük bir zatın türbesi olacağı hiç hatıra gelmez. Köylüler doğal ürünler pazarlıyor türbe girişinde. Yoğurdun, tarhananın, peynirin, kurutulmuş meyvelerin hası burada!.. Kara, soğuğa aldırmadan çeşitli diyarlardan ziyaretçi akınını farklı araç plakalarından seziyorum.
Ezan okunuyor. Şadırvanda buz gibi suyla abdest, üzerime çöken yol yorgunluğu ve gafleti yıkayıp arıtıyor. Çivi gibiyim, canlandım. Cami girişinde kucaklaşıyoruz Vahdet Beyle. Hal- hatırdan sonra içeri geçiyoruz. Burası küçük bir cami… Ahşap dekore edilmiş. Enteresan olan; camiin orta yerinde  kocaman bir ağaç gövdesi.. Mescidi inşa ederken ağacı kesmeye kıyamamışlar. Ona bir boşluk bırakıp çatıyı öyle yükseltmişler.
Namaz sonrasında adet olduğu üzere cemaat birbiriyle musafaha ediyor. 10-15 kişi ancak varız. Ayaküstü tanışma ve selamlaşma Vahdet Beyin etrafında yoğunlaşıyor. Önceden tanışmadıkları halde herkesin ona yönelişi garip geliyor bana. Anlıyorum ki; Hakkın Nurunu yansıtan mahaller mıknatıs gibi çekiyor insanları!.. Kelebekler nasıl ışığa üşüşürse gönül ehline de doğal bir yöneliş oluyor kendiliğinden.
İmam, aşure vesilesiyle küçük bir merasim yapılacağını bildiriyor. Dışarı çıkıyoruz. Camiin hemen yanındaki açık mezarlıkta yeşil parmaklıklarla çevrili türbede toplanıyoruz. Levhada şöyle yazıyor: TOKADİ HAYREDDİN (K.S.) Önceleri adını duyduğum bu zatın, Halveti Şabani yolunun kurucusu Şeyh Şaban-ı Velinin mürşidi olduğunu, ilim- hakikat yolunda uzun bir tahsil süreci yaşadığını, pek çok mürşidden feyizlendiğini okuyorum levhadan. İmam Efendi Muharrem ayı ve aşure üzerine kısa bir konuşmadan sonra duayı Vahdet Beye bırakıyor. Bizim ki öyle bir dua ediyor ki; iliklerimize kadar titriyoruz dokunduğu manalarla. Fatihadan sonra okuma odasına yöneliyoruz.
Burada sıcak soba başında Vahdet Bey Muharrem Ayı ve Ehli Beyt Sevgisi üzerine hoş bir sohbet açıyor. İnsanlarla kaynaşmasına, herkesin dilinden konuşmasına hayranım. Köylü ile köylü, avam ile avam, çocukla çocuk, büyükle büyük olurmuş Hakikat Ehli. Herkesi sığdırırmış okyanusa dönüşen gönlüne.
Mest oluyor dinleyenler. “ Akşama da kalın ” diye ısrar ediyorlar ama kırmadan mazeret bildirerek müsaade istiyoruz. İftarda yemek üzere yanımıza bir kap aşure veriyorlar.
Türbeden köye doğru yol alıyoruz. Yukarı çıkıldıkça kar yoğunlaşıyor, görüş alanı daralıyor. Küçük, şirin bir dağ köyü burası. Evler genellikle ahşap iskelete tuğla dizeme. Çatılardan buzlar sarkıyor. Akrabaları ile tanışıp bizim Vahdet Babanın mekanına çıkıyoruz. Biraz yüksekçe bir ev. Biz gelmeden soba yakılmış, yemekler hazırlanmış.
Hava kararıyor. Ezan yaklaşırken sofrayı birlikte kuruyoruz. Kızılcık tarhanası çorba, bol salçalı kuru fasulye ve envai çeşit sebzeden hazırlanan turşular. Pilavın yanına da erik hoşafı. Daha ne isteriz?..  İftar ediyoruz. Akşam namazından sonra sobayı takviye ediyor ve  üzerine çaydanlığı koyuyor. Tüpgazın yalancı alevinde değil, hakiki ateşte demleyeceğiz çayı.
Şöminenin âlâsı burada. Köylüler ocak diyor. Vahdet Bey ocağa birkaç dal odun atıp ateşliyor. Soba varken gerek yok belki ama lâhûtî bir atmosfer oluşsun istiyor herhalde. Ocaktan alevler yükselmeye başladığında lambayı kapatıyor. İşte şimdi oldu diyorum. Dışarıda atıştıran kar, ıslık çalan rüzgar, duvarlara yansıyan alev gölgeleri ve sırtımızı yasladığımız hasır yastıklar. Bundan iyisi can sağlığı…
Kalkıp sobanın üzerine kestaneleri diziyor. Çaydanlık üfürmeye başladı bile. Çayı demliyorum… Aşureden tadarken söze giriyor:
– Eeee, anlat bakalım, neler düşünüyorsun?
– Madem dağa çağırdın, yolda dağ üzerine düşündüm.
– Güzeeeellll….Neler buldun bakalım?..
– Dağ; hayatımızda önemli bir yer tutuyor. Sular dağdan kaynıyor, ağaçlar dağda yetişiyor.
– Evet.
– Rasül ve Nebilerin hayatında da çok yer işgal etmiş dağ!
– Güzel, devam et…
– Musa (as) , Tur Dağında vahye muhatap… İsa (as) , Zeytin Dağında havarilerine vaaz ediyor. Efendimiz (sav) Hira’da ilk vahiyle şerefleniyor. Hicrette Sevr dağı ve mağarası önemli… Ne bileyim, nebiler ve dağlar iç içe geçmiş sanki?..
– Neden sence?.. Ayetlere baktın mı?
– Baktım ya, mesela şöyle bir ayet var: ” Dağları birer çivi yaptık!” (Nebe’-7)
– Nasıl anladın sen çiviyi?..
– Fay hatları var yer kabuğu boyunca uzanan. Bunların kesiştikleri yerde dağlar var!.. Dağlar adeta ek yerlerine çakılan çivi gibi, perçin gibi…
Bilimsel bir şeyler buldum, belki hoşuna gider de taltif eder diye beklerken surat asıyor.
Hiçbir şey demeden yerinden kalkıyor ve çayı getiriyor. Kızaran kestaneleri de… Bardağa çayı dökerken soruyor:
– Kur’ an coğrafya kitabı mı?
– Hayır, haşa!
– Fay hatları ile ayet izah ediyorsan Kur’an coğrafya kitabı olur.
– Ama, bilimsel gerçekler de var Kur’anda…
– Yerim senin bilimini! Öteleme! Kendinde bulacaksın gerçeği! Anladın mı, kendinde! Öteye ittiğin anda düşersin esfele… Ayeti bilimle, fayla izah, düşmeyesin!
– Peki ne demek ister bu ayet?..
– Sen bulacaksın!
– Büyüklerimiz daha iyi bilir, lütfetsen de dinlesek!
– Kolay yol…Biri anlatsın, öğreniver… Ohh ne kolay… Çalıştır saksıyı…
– Yok ben teslim olayım…
Kızsa da “Sen bilirsin ” demem Ona ayrı bir keyif veriyor, farkındayım. Tecrübeyle hakikatine erdiği konuları anlatmaya bayılır…
Ocağa bir dal daha sürüp başlıyor:
 Dağ; benliktir. İnsan ömür boyu dağı aşmaya çabalar. Ama kolay değil. Önce bir kere benliği fark etmek kolay değil. Aşman gereken bir benliğin, egon olduğunu fark edecek, sonra da onu aşmanın yollarını arayacaksın.
– Allah’a giden pek çok yol var!
– Yanlış! Yollar çok, evet hepsi Allah’a doğru. Dönüş sadece Ona, inansan da inanmasan da kaçış yok. Ama Allah’a çıkan hakiki yol tek!
– Sırat-ı Müstakim.
– Evet, sırat-ı müstakim; İslam!
– Öteki yollar ne o zaman?..
– Patikayla, şoseyle işin ne? Düz yol, Sırat-ı Müstakim otobanı dururken? Bırak o yollarda yürüyenleri, sana otoban açılmışsa baz gaza!
– Eyvallah!.. Yürüyorum, kim tutar beni?..Heeeyyy!..
Kestanelerle çay da iyi gidiyor hani. Hava iyice karardı. Mehtap karlı zeminde bir başka güzel. Dışarıdan pencereye savrulan kar tanecikleri ay ışığında billur pırıltılar serpiyor.
– Vahiy; dağda inzal oldu ise; benliği aşınca çıkacak özünden hakikat bilgisi diyebilir miyiz ?
– Evet, öyle…
– Söyle bakalım, nasıl çıkacaksın dağa?..
– Dağ hakkında bilgi veren kitaplar alırım, okur, çıkarım!
– Bolu Dağını en iyi buranın köylüleri mi bilir, yoksa bir iki kere turlayıp oturduğu kentten turizm rehberi yayınlayan mı ?…
– Tabii ki buranın yerlisi iyi bilir!
– O halde?..
– Dağı aşmam için; dağı aşmış kimseyi bulup kılavuz edineceğim.
– İşte bu!.. Yoksa harita ile kitapla da çıkarsın ama nerede buzul var, uçurumların hali ne, fırtına ne yandan eser, bunlara vakıf olamayabilirsin!
– Fırtına; vehim… Buzullar da şeytanî, nefsî isteklerimizin kaygan zemini olsa gerek.
– Aynen öyle…
Tavşan kanı çayla içimiz ısındı. Oda yeterince sıcak… Dışarıda fırtına sürüyor. Uzaktan gelen kurt ulumalarına tedirgin çoban köpeklerinin canhıraş havlamaları karışıyor. Vahdet Bey yerinden doğruluyor.
– Kalk, zikredelim biraz.
Kalkıyoruz. Ellerini ellerime birleştiriyor. Bilek güreşi tutuşu gibi çapraz kavrıyor. Hafiften Allah, Allah, Allah, Huuu diyerek dönüyoruz…Sımsıkı tutuyor avuçlarımı…Bazen iter gibi savuruyor, bazen kendine çekiyor. Sema etmenin bu tarzını da yeni öğreniyorum.
– Şems ve Mevlana gibi mı olduk, diye fısıldıyorum…
Sus diye işaret ediyor… Kelime-i Tevhidden Hasbunallaha dek bir dizi zikir yapıyoruz. Merkezkaç kuvveti uyguluyor dönerken… Güneşin dünyaya uyguladığı gibi…Bazen sertçe vuruyor ayaklarını. Ahşap zemin deprem olurcasına sallanıyor…Dönerken ayaklarımın yerden kesildiğini, kendimden geçtiğimi hissediyorum.
Yavaşça oturuyoruz. Diz çöküyor. “ Tefekkürü Mevt “ diyor. Ölüm tefekkürü yapıyoruz birkaç dakika. Önce Kâdirî gibi ayakta zikrettik, sonra Mevlevî olup döndük, şimdi de  Nakşi gibi yerde, sessiz zikrediyoruz. Bol bol Salavat- ı Şerife yolluyoruz Alemlerin Efendisine. Vahdet Bey yanık sesiyle kaside çekiyor:
Medine’ye varamadım / Gül kokusun alamadım
Ben Rasule doyamadım / Yaralıyım, yaralıyım, yaralı
Kabenin örtüsü kara / Açtı yüreğimde yara
Bulunmaz derdime çare /  Yaralıyım, yaralıyım, yaralı
Salavatlardan tekbire geçiyor, Itri’nin ölümsüz bestesiyle Tekbir getiriyoruz. Allahu Ekber Allahu Ekber La ilahe illallahu vellahu ekber, Allahu Ekber ve lillahil hamd! Bu defa sıra bende. Son dönemlerde vird edindiğim ilahiye başlıyorum:
Sevdim seni mabuduma / Canan diye sevdim
Bir ben değil alem sana / Hayran diye sevdim
Evlad u ıyalden geçerek / Ben Ravzana geldim
Ahlakını metheyleyen / Kuran diye sevdim.
Kurbanın olam Şah-ı Rusul / Kovma kapından
Gül yüzlü melekler sana / Hayran diye sevdim…
İlahi ve kasidelerden sonra kısa bir aşri şerif okuyorum. “ Dikkat ediniz, Allah Dostları için korku yoktur! Onlar mahzun olacak da değillerdir” mealindeki ayete gelince Vahdet Bey gözyaşlarını tutamıyor. Işıkları açıyor.
Kendime geldiğimde soruyorum:
– Nakşi-Kadiri- Mevlevi; bir dizi ekolü birleştirdik bu akşam, hikmeti ne?..
– Bugün ne günlerden?..
– Aşure!
– Nasıl pişer?
– Tatlısından meyvesine, tahılından baklagile, baharatından kurutulmuş ete kadar, ne varsa katarsın içine…
 
– Yani aşure; bütün manaları cem etmek öyle mi?…
– Eveeeet, diyorum hayretle…
– Asıl aşurenin ruhu bu işte… Bütün gönülleri bir eylemek, hoş görmek, bir görmek, hak görmek için zuhura çıkan ne kadar mana varsa cem etmek!
Aşureye getirdiği batini yoruma bayılıyorum. Saat gecenin 01 i…Gözümde bir gram uyku yok. Ne yapsak bilmem ki.
– Kalk giyin, dağa çıkalım, diyor.
– Neeee? Bu saatte mi?..
 
– Bir de AN BİLİNCİNDE YAŞAMAK diye Asr Suresi anlatırsın! Ne saati? An  nerede kaldı?..
Kızarıyorum. An bilincini yazdık ama gecenin bir yarısı dağa çıkalım demedik ki… Hem bu saatte kurt sürüleri gezinmez mi?.. Ya üşütürsem?…
– Korkma silahımız var, deyip köy evlerinden hiç de eksik olmayan çifteyi omzuna alıyor.
Giyinip çıkıyoruz. Kapıdaki köpeğin zincirini çözüyor. Yanımıza alıyoruz hayvanı.
– Bana silah da köpek de gerekmez ama sen korkma diye bunları alıyoruz.
Yüzüme vurmasa olmaz. Bastırmak için söze giriyorum:
– Bu köpek de Kıtmirimiz mi?…Hani Ashab-ı Kehfin köpeği varmış ya?
– Ashab-ı Kehfin gençleri ödlek değildi. Bırak kurdu, onlar zalim kraldan dahi korkmadı.
Yine mahcup ediyor. Ashab-ı Kehften de tutturamıyorum. Kar, ayaklarımızın altında kütür kütür ses çıkarırken, köy ışıklarını ardımızda bırakıp dağa tırmanıyoruz. Yüzümü yalayan rüzgar jilet gibi kesiyor. Vahdet Bey anlatıyor bir yandan;
– Allah Dostlarına korku ve hüzün yok diye ayet okudun… Allah Korkusu (Haşyetullah) kalbine taht kuran; Allah’ın mahlukatından korkmaz!… Haşyet duyacak düzeye gelsen, kurtlar, çakallar önünde yere kapanır, anlıyor musun?..
– Aman kurt görmeyelim de, yere kapanmasın, istemem!
Gülüyor. Çözemiyorum Onu. Bak çok akıllı, bak delice işler yapıyor. Gecenin bir yarısı dağa çıkmak, Allah’ım Ya Rabbim ne günahım vardı benim?.. Ormana dalıyoruz. Ortalık iyice karanlık. Biraz yürüdükten sonra küçük bir çeşme başına geliyoruz. Ağaçlar sık olduğundan kar yok çeşme civarında. Derme çatma bir çoban kulübesine giriyoruz. Seccadesini seriyor.
– İki rekat nafile kılalım, deyip namaza duruyor.
İşe bak!… Dağ başında, karlı gecede kıyam etmek! Kurt ulumalarını duyarken namaza durmak. Ne yapalım geldik bir kere. Niyetlenip yöneliyorum kıbleye. Ömrüm boyunca unutamayacağım namaz herhalde bu olur.
Çeşmeden su dolduruyoruz kabımıza. Dönerken kardan bahsediyor:
– Kar; Safiyedir! Safiye gibi beyaza boyar her yanı… Örter çirkinlikleri, kiri pası. Ve güzel gösterir her şeyi … Safiyeye eren de böyledir… Kimse ile uğraşmaz…Örter ayıpları…
Ve şefkatle sarar Allah kullarını… Merhametle kuşatır tüm mahlukatı!…
Karın Safiye boyutunu sembolize edişini öğreniyorum böylece. Mehtap, bulutların ardına saklanırken üzerime yıldızlar yağıyor küme küme, burç burç…
Eve geldik. Yaşadıklarıma hayretteyim. Karlı gecede, ıssız dağ başında namaz ve böyle bir aşure idraki!.. Uykuya çekiliyoruz.
Sabah namazını köy camiinde eda ediyoruz. Gün ışımadan İstanbul’ da olmalıyım. Müsaade istiyorum. Vahdet Bey içinde dağ geçen bir ayetle beni uğurluyor:
– “ Şayet biz Kur’anı bir dağa indirseydik; Allah Haşyetinden o dağın paramparça olduğunu görürdün!…” (Haşr-21) Böyle başlayan Haşr Suresinin son ayetlerini sabah- akşam okumayı ihmal etme! Yolun açık olsun! Benlik Dağını aşıp menzile varanlardan olasın!..
Mehmet DOĞRAMACI

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu buraya yazınız!
Lütfen isminizi buraya yazınız

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.